ALANA DERS OLSUN

Meclise girdiğim 1970’lerde beri yaşayarak öğrendiğim benden eskilerin de söylediği bir söz vardı: “bir sonuç çıkmasını istemiyorsanız o teklif ve sorunlu konuyu komisyonlara havale edersiniz”. Bu son komisyon da tam bu sözün doğrulanacağı ama özellikle Kürt kökenli siyasetçilerin (DEM) özünde değişmeyen ayrılıkçı davalarının kamuoyuna mal ettiği bir platform oldu.
Elbette onları bu fırsatı veren, kendi rahmetine kadar AK Sarayda kalmak isteyen Partili Cumhurbaşkanı (Tek Adam). Ve o kadar sorumsuzca sözler etmeye başladı ki, en sonuncusu, Türk-Kürt-Alevi çıkışıdır. Değişmez sağ kolu, akılsız bir eski Başbakanın, komisyonun en önemli görevi anayasanın “vatandaşlık tarifini değiştirmektir” sözü AK Sarayın bilgisi dışında olamaz. D. Bahçeli’nin bilinçli değilse görevli söylediği “Öcalan gelsin mecliste konuşsun” sözünü de alırsak; Ak Sarayın açıkça ırk-din-mezhep ayrılığını göze aldığı görülüyor.
Girişteki saptamaların üzerine bu önemli konuya açıklık getirmek için Nurettin Karsu’nun bir mektubunu okurlarımla paylaşmak istedim: Siyasal yaşamımda tanıdığım sağlam karakterde, dik ve dürüst durabilen az sayıda dostlarımdan biri de Erzincan Milletvekili sonsuzluğa yolcu ettiğimiz Nurettin Karsu’ydu. Mühendislik okuduğu halde, eli de iyi kalem tutardı. Aydınlık bir kafası vardı. Doğru bildiğini kıvırmadan söyler ve yazardı.
Nurettin Karsu’yu dinleyelim:
“Bence insanları inanç açısından değerlendirirsek: Ehlisünnet: İslam’ın 4 mezhebinden olanlar Hanefi, Şafi, Maliki, Hambeli, bunların ikisinde Alevilik yoktur. Zira inanç yorumları değişiktir. Kürtler genelde Şafi, Çok azı Hanefi’dir ve tam Mezopotamya asilidir.
Alevilere gelince: Orta Asya kökenli Türkmen/Kızılbaşlar olup, Ehlisünnetin hiçbir mezhebine uygun olmayan, azınlığın inancı ile kendini değişik bir İslam olarak görür. Ali’yi öne aldığı için Alevilik adı da son zamanlarda konmuştur. Osmanlı döneminde Kızılbaş /Türkmen’dir. İnanç uyumsuzluğu nedeniyle, Sünniliğin en tutucu mezhebi olan Şafiilikten de çok darbe yemiştir. İman bazından bakarsanız: Biri Şafi, diğeri Alevi (zira Alevi İman bazından) bir sınıflamadır.) Etnik bazından bakarsanız: Biri Kürt, diğeri Türkmen’dir. Peki, bir Türk Kürt olamıyor da bir Türkmen nasıl Kürt olabiliyor. Yahut bir Kürt, Türk olamıyor da nasıl Türkmen/Kızılbaş olabiliyor.
Bütün sorun Türkmenlerin inanç boyutuyla değerlendirilmesinden kaynaklanıyor. Etnik boyutuyla değerlendirilmesini Osmanlı istememiş. O zaman idam fetvaları kolay verilemezdi. İslam’a uyumsuz denince yok etmek kolayına geliyordu Osmanlı’nın. Şeyhülislam’ın fetvaları hep inanç bağlamında verilmiştir. Doğuştan (ayırımdan acı görmüş bir kişi olarak) insanlara, Yunus’un dediği gibi, aynı gözle bakarak inancını, ırkını gözetmeksizin ezilen kim olursa onun yanında yer almış bir kişi olarak, yanlış bilinen bir gerçeği aydınlatmak istedim.
Sonuç olarak Kızılbaş/Alevi/Türkmen’in Kürt’ü, Kürt’ün de Alevi’si (Türkmen/Kızılbaş’ı) yoktur. Bütün yanlış Türkmen/Kızılbaş’ın din bağlamında değerlendirilmesinden ileri gelmektedir. Tarihteki Kızılbaş/Alevi giyiminin nedeni de budur. Osmanlının, etnik kimliği ile yok edemediği Türkmen’i din kimliği olan Aleviliğini öne sürerek, İslam kişiliğini savlayarak kolayca kırıma uğratmıştır. Ben tüm insanların ırk, din, dil ayrımı yapılmadan özgür ve mutlu olmasının çabasını verdim. Bu da benim ibadetim.”
Nurettin Karsu’nun yazısı bu kadardı. Çokbilmişler için tekrar ise bağışlasınlar! Ama ben bildiğimi sandığım halde, bu ağır ve derin tartışmanın özünü, değerli dostum Karsu’nun anlatımından, artık daha iyi kavradım. Bir süredir yurttaşımızın sürüklendiği akıl tutulmasının gittikçe kızışmakta olduğu şu ortamda çoğumuz için özel bir ders olsun.