DÖKÜLMÜŞ TUZU KİRPİKLE TOPLAYABİLECEK MİSİNİZ?

DÖKÜLMÜŞ TUZU KİRPİKLE TOPLAYABİLECEK MİSİNİZ?

Babamdan defalarca duyduğum için her zaman anımsadığım ve pek dikkat çekmeyen gerçek şu: Dünyanın tadı tuz, o da her şeyden ucuz… İnanıyorum ki, belli yaşa gelmiş vatandaşlarımız içinde “Çorbada tuzum olsun” dememiş hiç kimse yoktur.

Firik bademi, çağla eriği, kütür kütür hıyarı tuzla mı seversiniz yoksa tuzsuz mu. Tuz yoksa, adana kebabı kebaba benzemez. Hadi gelin de tuz koymadan turşu hazırlayın da görelim… Köpüklü ayranda da azıcık tuz olmalı, değil mi?

Eskiistasyon yakınlarında Yeşilköşe Kıraathanesi vardı. İyi giyimli, düzgün konuşan insanların özellikle ilgi gösterdiği seçkin bir yerdi. Komşu hanım, kıraathanedeki eşine ulaştıracağı haber için beni görevlendirdi. Adamı buldum. Koyu bir sohbet içindeydi. İlk orada duydum “Avrat tuz dedi mi, erkeğin yüreği cız eder” sözünü. Tabii sonradan öğrendim anlamını. Kadın evin ihtiyacını belirtirken “Tuz…” diye başladı mı durmaz, arkasından da “Yağ, şeker, pirinç, mercimek, nohut, yağ,  et…” diye saydırırmış.

Eskiyi şöööyle bir yana bırakıyorum. Son senelerde, en çok da şu son aylarda “Tuz koktu” diyenlerin giderek çoğaldığını fark etmiyor olamazsınız. Dönelim tekar eskiye, şu söze: Et kokmasın diye tuzlanır, ya tuz kokarsa ne yapılır? Bunu da çok duymuşsunuzdur: Tuzlayayım da kokma, e mi? Bir atasözü: Açık yaraya tuz basılmaz!.. Bir tane daha: Tuz ekmek hakkını bilmeyen haramzade…  Bakınız daha ne deyimler sökün etti peş-peşe:Tuz-biber ekmek (üzüntüyü, eksik-gediği arttırmak), Tadı tuzu kalmamak (Huzurun, koşulların ya da bir yiyeceğin bozulması, değer yitirmesi), Tuzla buz olmak (Kırılıp küçük parçalara ayrılmak)…

Ne dedik en başta, “Dünyanın tadı tuz, o da her şeyden ucuz” dedik değil mi? Eminim sizler de onayladınız; onay verirken de haklıydınız. Çünkü gerçekten çok ucuz…

Pekiii, ya eskiden nasıldı?

Tuz çok değerliydi. Ocaktan çıkarılması, toprağından arındırılması bir yana, taşınması pek zahmetliydi. Örneğin Adana, tuzunu Tuzla’dan sağlardı. Develerle taşınır, Taşköprüye geldiğinde de “Tuz vergisi” alındıktan sonra kente girişi yapılırdı. Develer güçlüdür, dayanıklıdır ama tuz taşıtıldığında yük dikkatle ayarlanırdı. Çünkü ne kadar sık dokuma olursa olsun, heybelerden sızan tuz develerin iki yanında zor kapanan yaralara neden olurdu. Yani, deve az tuz getirecek, bir de vergi verilecek; eee!.. Ne oldu? Bugün en ucuz dediğimiz tuz, o yıllarda pek değerliydi, pek pahalıydı. Bu nedenle de idareli kullanmak önemliydi.

Büyüklerimiz bizi “Aman yere tuz dökmeyin, dökerseniz öteki dünyada kirpiklerinizle toplatacaklar”  diye uyarırdı. Kim bilir, belki onları da kendi büyükleri böyle ve inandırarak uyarmıştı. Maksat, tuzun ziyan olmasını önlemekti.

Çağla zamanı, erik olsun, badem olsun, tablacılar minicik, ama gerçekten minicik külahlara azıcık tuz koyup alıcılara ürünle birlikte verirlerdi. O ufacık külahtan çıkan tuzu erikle bitiremedim. Elimde kalanı ne yapacağımı şaşırdım. Allah korusun dökülürse, öteki dünyada kirpiklerimle toplatacaklardı çünkü. Bir an, kendimi kirpikle tuz toplamaya çalışırken hayal ettim ve gerçekten ruhumun titrediğini hissettim. O yarım gram gelir*gelmez tuzu evdeki tuz kabağına ulaştırıncaya kadar çektiğimi ben bilirim.

Adanaca’sıyla şöyle bitireyim: Ortalığın heç dadı-duzu kalmadı be gardaş!..

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Röportaj

    Sağlık

    Spor