KEL KAHYA GAZETESİNİ BİZ YAZDIK BİZ OKUDUK

1960’lı yılların ilk yarısı… Yerel gazetelerin hala ses getirdiği yıllardı. Günlük Dirlik Gazetesi’ndeyiz. Başımızda, kalem üstadı Necati Enez Kahyaoğlu. Haber yazmayı, başlık atmayı ve en önemlisi sayfa çizmeyi öğretmişti rahmetli. Babası varlıklı olmasına karşın inanılmaz bir dirençle, en sıkışık zamanında bile aile yardımına başvurmazdı. Gurur onun doğal soyadıydı sanki.

Zamanla Necati Abimiz kalemini ve ceketini alıp bir başka gazeteye gitti. Dirlik’in yayın yönetimi de Abdülkadir ile bana kaldı. İkimiz de liseyi yeni bitirmiş gençleriz. Necati Abi haftada iki-üç kez arayıp özellikle sayfa düzenlemesiyle ilgili tenkit ve önerilerini iletirdi. O yıllarda haber atlamamak için sayfayı gece yarısına doğru kapatıp baskıya girilirdi. Eve gitmek üzere olduğumuz bir gece yarısı Ustamız arayıp “Yanıma gelin” dedi. Gittik. Önünde bizim gazete. Tam da göbekteki fotoğrafı gösterip, “Klişenin yanına kocaman siyah başlık atılmayacağını öğrenemediniz mi?” dedi. İkimiz de sessizdik. Üstad halkıydı. Bir ara onun gazetesine gözüm takıldı. Cesaretimi toplayıp, “Abi bir bizim gazeteye bak, bir de sizinkine, hangisi daha güzel?” diye sordum. Aldığım cevap, hayatımın en önemli derslerinden biri oldu: “Bunun için Necati ne biçim çizmiş demezler ama, sizin yaptıklarınız için “Necati’nin yetiştirdiği adamlara bak!..” diye

beni paylarlar…”

Birkaç ay sonra ben ve Abdülkadir Dirlik’ten ayrıldık. Necati Abi de bulunduğu yerde memnun değildi. Küçük bir matbaa açtı. Sık ziyaretlerimizden birinde “Gelin kendi gazetemizi çıkaralım” dedi. Önerisine atladık. Merhum, tarama özürlüydü. Bu niteliğini soyadıyla birleştirerek gazetenin ismini kararlaştırdı: KEL KAHYA!..

Yarı ciddi, yarı mizahi, fakat her yönüyle nitelikli bir gazete yapacaktık.

Gazete antetini, logosunu ve köşe başlıklarını çizmek bana aitti. Ayrıca, her hafta bir karikatür çizecektim. Vakit geçirmeden yazdık, çizdik. Elimizde, bir değil, iki gazetelik materyal vardı. Üçümüzde de heyecan dorukları dövüyordu. Gazetemizin tutacağından zerre kadar kuşkumuz yoktu. Tek sıkıntı, baskı finansmanıydı. Çizimleri baskı kalıbı haline getirecek olan klişecimiz bir süre para almadan işimizi yapacaktı. Necati Abimizin eski dostu olan ve gerçekten işinin ordinaryüsü sayılan matbaacı da üç sayı için destek verecekti. Zaten klişeciyi de o ayarlamıştı.

Kararlaştırılan baskı günü geldi. Önce klişeciye uğradık ki kalıpları alıp matbaaya geçelim. Ne var ki, klişe atölyesi kapalıydı. Orada çalışan iki kalfa da yere çömelmiş, üzgün ifadeyle atölyeye bakıyordu. Anormal bir şeyler vardı. Sorduk, ustayı polislerin götürdüğünü öğrendik. Bunun üzerine matbaaya uğradık. Buradaki ustamız ne olup bittiğini öğrenmiştir diye düşünüyorduk. Fakat matbaacımız da yoktu. Orada da garip bir sessizlik vardı. Makineler çalışmıyordu. Herkes dilsiz gibiydi. Baskı ustamızı da polisler götürmüştü. Sorularımız cevapsız kalıyordu.

Olup bitenleri güç-bela öğrendik; klişecimiz ve matbaacımız sahte dolar basmak üzereyken yakayı ele vermişler. Koca seyhan nehrinin Nisanda dağlardan kopup gelen kar kütleriyle buz gibi soğumuş suları başımızdan aşağı dökülüverdi tabii…

Yakınlarda bir kahvehaneye geçip oturduk. Moraller sıfırın altında. Ağzımızı bıçak açmıyordu. Geveze yanım ağır bastı, sessizliği bozmak üzere açtım ağzımı, “Fakat yakalanmasalardı çok güzel bir gazete olacaktı gerçekten…” dedim ve devam ettim “Düşünebiliyor musunuz, sahte dolar kalıbı hazırlayabilecek kadar beceriye sahip klişeciyle, doları basacak kadar işinin ehli bir matbaacıyla ne gazete olurdu değil mi?”

Gülümsemenin mevsimi olur mu? Olmaz değil mi? O an hissettim; üçümüzün yüzünde de geç sonbaharı andıran soluk gülümseme vardı.  Necati Abi “Ben matbaaya gidiyorum” deyip kalktı. Biz de kahvehaneden ayrılırken Abdülkadir kendi kendine konuşur gibi seslendi: Kel Kahya’yı biz yazdık, biz okuduk, bu da yeter…

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

    Röportaj

    Sağlık

    Spor