KERRÜSE

Altmışlı yılları anımsayanlar  bilir ne olduğunu. Adana’mızın caddelerinde, sokaklarında her dakika rastladığımız o özgün sesli, çin-çin zilli, fitilden yakma gaz lambalı taşıtlarıydı. Deri kaplı, 3 kişilik orta sert minderi, sürücü kürsüsü altına gizlenmiş ve gerektikçe kullanılabilen ön oturağı yanı sıra her zaman pırıl pırıl pirinç süslemeleri derhal göze çarpardı.

Dava vekili olan dedem Ahmet Hamdi Akay’ın kerrüsecisi, her sabah evine gelip Büyüksaat yakınında, Ramazanoğlu Konağının cadde tarafındaki bürosuna götürür, akşam üstü  getirirdi. Anneannemin günlük sipariş listesi de, kerrüsecinin elini öperdi.

Babam, gereksinim olduğunda, “Oğlum bir kerrüse çevir, anneni falan yere götür” derdi. En çok beş, bilemediniz 10 dakika içinde bulduğum kerrüse ile eve yetişir, annemi alırdım.  Yolculuğu zevkliydi. Çünkü bu taşıt ön ve arka dingile yapraklı yaylar üzerine oturtulur, bozuk yollarda bile yolcuyu pek rahatsız etmez, tatlı tatlı sallanırdı.

Gençler duymamış olabilir; bahsettiğim taşıta fayton diyenler de var… Gerçek kerrüse, ya da faytona bir çift at koşulurdu. Koşum takımı da estetik dokunuşlardan nasiplenirdi. Faytoncunun karakteri, sürücü koltuğunun iki yanına monte edilmiş pirinç çerçeveli lambalarıydı. İlk bakışta altın gibi algılanması için her zaman parlatılır, matlaşmasına asla izin verilmezdi.

Allah’ın faytonuna ne diye kerrüse dediğimi merak ettiğiniz bakışlarınızdan belli oluyor. Çünkü geçmişe fayton diye bir isim yoktu, kerrüse vardı. Seton Lloyd isimli İngiliz Araştırmacısı, üstüne vazife edinmiş, Anadolu Medeniyetlerini inceleyip tatlı uslupla kitaplaştırmış. Orada okudum; kerrüse, Romalının dilinde, yani Latincede, Karrossodan gelmekte. Bu da, “kırmızı araba” demek. En ünlü Deniz Kuvvetleri Komutanımız Barbaros Hayrettin’deki Barbaros, da zaten Barba – Rosso, yani kızıl sakal’dan gelmekte…

Seton Lloyd, bununla yetinmemiş, Kerrüselerin aslında MÖ 20’nci yılda, İmparator Augustos’un eşi  şerefine kurulan Augusta kentinde yapıldığını söylemiş. Gerçekten de, faytonların lüks yolcu koltuğu ve maroken sırtlığı kırmızı deriden yapılırdı. Şasileriyle, teker saplamaları da parlak kırmızıydı. 

Şimdi de, konun en can alıcı düğmesine uzanalım… Bahsettiğim Augusta Kenti, sanırım, büyüklerimizin zelzele dediği depremlerden biri arafından yıkılıp mahvolmuş. Kalıntıları, Çukurova Üniversitesi Kampüs sınırlarına çok yakın olup Baraj Gölünün suları altındadır. Yani, Adana’nın semtlerinden biridir. Demek ki, 1955 senesinde, dar-ül dünyadan dar-ül bekaya uğurlanmış durumda. Neyse ki, yıkılmış camiin ayakta kkalan mihrabı gibi, halen bina şeklini koruyan bir yapı, Dil Tarih Coğrafya Fakültesinden maharetli Profesör tarafından, göl topografyası ile birlikte perspektif anlayışıyla çizilmiş de, Adana’nın gururu sayılabilecek bir tarih hazinesi, kağıt üstünde de olsa günümüze taşınmış.

Seton Lloyd’a göre, Adana’nın Augusta kentinde üretien karroosolarda yolcu sayısı yüksek tutulabilir, şehirler arası taşıma yapabilirdi. Sistem, belli duraklarda yemek ve ihtiyaç molası verilirken aynı zamanda yorgun atları bırakıp dinlenmiş atlarla yola devam üstüne kuruluydu. Anlayacağınız, kerrüse ya da fayton gibi, şehirler arası konforlu yolculuk da, Adana işi sayılabilir…

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Röportaj

    Sağlık

    Spor