“RENKLİ DENİZYILDIZI”(*)

Beyza Uçak Ağamoğlu, ilk kitabı olan “Renkli Denizyıldızı” ile olaylar ve zamanlar arasında olumlu geçişleriyle ortaya koyduğu yazınsal yönelimle güzel olduğu kadar nitelikli bir romanla edebiyata merhaba demektedir. Romantizmle sevgiye kapılarını açan gerçekçiliğe koşut duyumsamaların derinleştiği tinsellik yoğunluğunda gerçeküstülüğü buluşturan Beyza Uçak Ağamoğlu; olumlu örtüşen zaman ve olaylar örgüsüyle de yapıtını kurar. Romana akan bir günlük tadında gerçekçi bir yaşamla gerçeküstülüğü olaylar/zamanlar bağlamında sanatsallığa bağlayan Uçak; içten ve yalın anlatımında yer yer betimlemelerle çerçevlediği somut imgelemle oluşturduğu benzetmeleri dikkat çeker: “Bana kısa bir bakış atıp, göz kırpıp gülümsedi. Yeni doğan bebeğini kucağından indirmeyen, lohusa bir anne gibi gülleri kucağımdan indirmiyor, yolda nisan ayının İstanbul’a getirdiği güzellikleri izleyerek farkına varmadan yüzüm hep gülüyordu.” (s.88) Kendi öyküsüne dışardan bakarken, ada kaynaklı duyumsayışlarla, yaşanmışlıkların kıyısına ördüğü bir oya hâline getiren Beyza Uçak Ağamoğlu; Yasemen; tarihli, bölüm başlıklarıyla yapılan geri dönüşler sarmalındaki ilginç yaşam öyküsü virajlarında roman kahramanının içten, duru, yalın ve akıcı anlatımla dolaştırırken de romanın çatısını oluşturan kurguyla olayları birbirine bağlar.  Anların birbiriyle kurduğu duygu ve düşünce bağıyla kendini ortaya koyan roman yaşamında birkaç şey dikkat çeker… Birincisi; Hikmet Bey’in fabrikasında araba yıkayan özürlü durumuna sokulmuş Michael; ikincisi Hikmet Bey’in işine son verdiği şoförü Rıza Bey kalp krizi geçirdiğinde Dr. Onur’dan yardım alarak onun hayatını kurtaran Yasemen’in yaptığı iyilikten utanarak, arkasını getiremediği, “ben size kötülük yaptım…” demesi; üçüncüsü ise tedavi için ABD’ye gittiklerinde Beren’in birkaç saat ortadan kaybolması ve son olarak romanın kötü figürü Hikmet Bey’in, Çocuk Esirgeme’den evlâlık olarak aldıkları Yasemen’e her zaman gerilim noktasında iletişim kurması ve gelinen son noktada ölümcüllüğün ayak sesleri…

Roman akışındaki gerçekçi yaşam 24 Haziran 2015 olarak başlarken,  gerçeküstü yaşamın başlangıç tarihi 3 Ocak 2018’dir… Olay ve hayalleri koordine eden bir zaman genleşmesinde sıralanan olaylar üç yıllık bir zaman dilimine sığan yaşanmışlık ve gerçeküstülükle, belirtilen zaman sonrasında ise roman akışı içerisindeki gerçekçiliğin düğüm noktaları romanla özdeşli bir koşutluk taşır. Bu nedenle romana giden yolları öncelikle gerçekçiliğin el verdiği “Yaşam” ile düşsel  “Ada” (“Sarmaşık Adası”) kaynaklı ayrımlarla vermak daha netlik taşısa gerek.

 

*YAŞAM

Zaman zaman geri dönüşlerle kurgulanan “Renkli Denizyıldızı”nın kahramanı olan Yasemen’in gerçek adı Jasmin’dir… İki yaşında ailesiyle birlikte Türkiye’de geçirdikleri bir trafik kazasında annesi Amilie ile babası Michael’i kaybeden Jasmin, yurt dışından bir haber alınamadığından Çocuk Esirgeme Yurdu’na verilir. Amerikalı gazeteci Amilie, kızını ve eşini uzun arayışlarının sonucunda ipuçları gelip Yasemen’i evlatlık alan Hikmet Bey’e dayanır.  Bu arayışta Yasemen’in arkadaşı Beren’den de yardım alır… Amili’enin Eşi Michael ise bir dönem bulunduğu Türkiye’de sevdiği adam olan Hikmet Bey’in firmasında belleği kayıp biri olarak çalışmaktadır. Şoförü Rıza Bey’in de içinde olduğu ölümcül bir trafik kazası komplosunda aileyi yok etmeye çalışır. Çocuk Esirgeme Kurumu’nda adı Emine olarak değiştirilen Jasmin’i ise Esma Hanım ile Ümit Bey evlâtlık olarak aldıklarında, Esma Hanım, Emine’nin adını Yasemen olarak değiştirir. Yurttan eve geldiklerinde, Yasemen’le başbaşa konuşan Hikmet Bey: “Bu eve gelişinin nedeni Esma Hanım’dır. Öğrenmen gereken birçok kural var. Bu evde ses, gürültü istemiyorum. En ufak bir şeyde yine kendini o yurtta bulursun” (s.11) diyerek yaptığı uyarı ile o evde kaldığı sürece devam edecek örtülü bir baba bakışının izlenimini verir.

Yasemen’in eğitim yaşamı sonrasında hüzünlü bir mezuniyet günü….

“Yaşadığım hayattan o kadar mutluydum ki başka bir hayatı yaşamak istemiyordum…” diyen Yasemen; “göğsünü yaslayınca sığınacak bir liman bulan bir gemi gibi sakinleşmeye başladığı” (s.6) duygusallığıyla yaşanan içsel kaçışın nedeni ise mezuniyet sonrasında babanın yaptığı iş teklifini, Amerika’da yüksek lisans yapmak istediğini söylemesi… Mezuniyeti nedeniyle, yıllardır görmediği bir yaklaşım ve “Kızım seninle gurur duyuyorum…” (s.7) gibi duymadığı sözleri babasından duyan Yasemen’in verdiği yanıt sonrasında başlayan “ölüm sessizliğinin” ardından, babasının kendisine karşı olan tavır ve davranışlar başta olmak üzere çok şey değişir o evde… Yasemen, eve döndüğünde, kendisine tavır koyan babası Hikmet Bey’in kendisini reddeden, annesi Esma Hanım’ın ise kendisini savunan konuşmalarına tanık olunca hiçbirşey söylemeden hızlıca odasına çıktığında, babası da yanına gelerek, kızıp bağırırken, aslında çocukluğundan beri ona karşı hep tek başına olan Yasemen’e:”Bundan sonra tek başınasın…” (s.12) diyerek de bir somut duruş sergileyerek ona sağladığı olanakları geri çektiğini bağırıp, adeta malumun ilanını haykırırken…

-Baba benim sadece biraz daha zamana ihtiyacım…

-Kes sesini! Diye bağırarak, annemin İtalya’dan aldığı küçük tabloyu tam bana fırlatacaktı ki bir adım daha geri attım.

Hissettiğim boşluk ve annemin çığlıkları…” (s.13)

 

*ADA VE YUNUS

24 Haziran 2015’de Merdivenden düştüğü o yer aslında uçurumdan düştüğü esrarengiz adadır. Yaşamına varlığıyla renk katan deniz yıldızını da bulmuştur o adanın berrak suları arasında.

O Adaya ödül gecesi de yolu düşer…

Yaralı; ödül gecesi için hazırlanmış; kendine ne olduğunu bilmiyor, doğada, umarsız. Bu simgesel bir adadır… Yükselen sulardan kendini korumak için çekildiği duygusal bir ada… Tehlike, ailesini kaybettiği trafik kazası ve evlatlık olarak alındığı evdeki babanın yaşamına mal ettiği düşme kazası. İki kaza ortasında su ve ateşle sarılan bir tinselliğin yıkıntıları arasındaki uçurumlar kabusunda “Yorgunluk, korku, çaresilik…” (s.13) içindeuçurumlar kabusunda dolaşıyor gibidir Emine. (03 Ocak 2018-Ada-) Evden değil de uçurumlardan düşmüştür! Yaşamına varlığıyla renk katan denizyıldızını da bulmuştur o berrak adanın suları arasında.

Merdivenden düştüğünde travmatik beyin hasarı geçiren Yasemen’de bellek kaybı olur. Uykulu bir hâlde dokuz ay yoğun bakımda kalır. Hastanede kendisini tedavi eden Dr. Onur’dan hoşlanır. (3 Mart 2016-Yaşam) Daha sonra Esma Hanım, Yasemen ve arkadaşı Beren ile birlikte Amerika’da yunus balıklarının bulunduğu suda tedavi görerek iyileşir. Burda, Beren’in birkaç saat kaybolması dikkat çeker. Yasemen, tedavi gördüğü ABD’de ayak bileklerine iki mavi yunus yaptırır. Central Park’ta gezerler… Central Park deyip de geçmemek gerekir… “Beren, Central Park’ta çekilen ilk film sahnesinin, 1908 yapımı Romeo ve Jüliet olduğu…”nu; “Yenilmezler” ve “Örümcek Adam” filmlerinin de çekildiği, bir kent için doğa şansı olduğu düşünülen düşünülen Central Park’taki  “…Kayalıklarla örtülü bataklık araziyi temizlemek, bataklığı kurutmak ve 500.000’den fazla bitkiyi bu araziye getirmek 19 sene sürmüş…” (15 Nisan “2016-s.53)

 

*YASEMEN-ONUR VE MEKTUPLAR

Amerika’ya tedavi için giderken Dr. Onur’un yazdığı mektupla başlayan duygusal ilişkilerinin sonunda evlenmeye karar verdiklerinde, davacı olmadıkları Savaş, Dr. Onur’u düğün akşamı öldürdüğünde onlara kalan tek gerçek muradlarına ermiş olmalarıdır… “…Onun çekim gücü karşısında güneşin yörüngesinden çıkamayan ay kadar güçsüzdüm…”(s.242) Bu kanlı düğünün nikâh öncesi Onur yaptığı  konuşmada ise yine bir sezgisel mistisizmin ipuçlarıyla okuru başbaşa bırakır: ”Ruhumla ve bedenimle sadece Yasemen’i seveceğime söz vermek istiyorum.” Dediğini dinlettikten sonra  Yasemen, “…Daha yeni anlayabilmiştim Amilie’nin ne demek istediğini. Sanki birkaç saniye sonra başına gelecekleri bilir gibi, bana sonsuzluk yemini edercesine sevgisini sunuyordu…”(s.252) O ara Amilie, Yasemen’in saçlarını sevip, başını göğsüne dayayarak, “Bak güzel kızım, hepimiz bir gün o toprağa gireceğiz ve emanet bedenimizi teslim edeceğiz. Ama şunu unutma, ruhumuz asla ölmez. O hep bir yerlerde canlı kalır”, der. Onur’un ölümünden sonra büyük acılar yaşayan Yasemen, Amilien’in önerisiyle Amerika’ya giderek çalıştığı gazetedeki görevi başındadır… “…Son hazırladığım haber taslağına baktıktan sonra, çok azalttığım kahvemi elime alıp dönen koltuğumu şehre doğru çevirerek, şehrin kendisini akşama teslim etmesini izlerken yazdıklarımı düşündüm…” (s.274)

 

AMERİKA VE SONRASI

Yasemen’in, Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan alındığı günden beri üvey babası Hikmet’ten gördüğü şiddete varan sert tepkisi romanın nedensel boyutlarına giren olayın birkaç işaretli kör düğümü gibidir… Amerikalı gazeteci Amilie bu kördüğümün kıyılarında dolaşmaya başlamış olması nedensiz olmamakla birlikte Yasemen açısından da dikkat çekicidir…

Çalıştığı internet gazetesinin Türkiye muhabiri olarak Yasemen’i işe alan Amilie, Yasemen’in, iyi bir İngilizcesi olan arkadaşı Beren’e neden bu işi teklif etmediğini sorduğunda; ”Uzun zamandır bu işi yapıyorum, Bu işi yapmak senin kanın da var. Seni dikkatle inceledim, ayrıntılara önem verip, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorsun, Şimdiye kadar kanalıma önerdiğim tüm personeller başarılı oldu. Senin de başarılı olacağına eminim.” (s.164) yanıtını alır. Türkçeyi nasıl bu kadar iyi konuştuğu yolundaki soruyu da; “Otuz yıl önce iki yıl kadar burada yaşadığını ve bir Türk gencini sevdiğini söyler. Ruh eşi Michael ile evli olduğunu, sonra bazı kötü olaylar yaşandığını hayatının değiştiğini, sonra da hayatına kimseyi almak İStemediğini söyler. (s.165) Lavaboya giden Amilie, dönüşte Yasemen ile Onur konuşurken, “onu da…” çağır” deyince Onur da kısa zamanda gelir.”…Henüz birlikte çalışmaya başlamasak da Amilie’nin benimle bu kadar yakından ilgilenmesi garip gelmişti ama rahatsız edici değildi. Onur ve ben ona güvenmiştik.”

Amilie’nin evini dolaşan Yasemen’in evin tüm odalarının kapısı beyazken neden bir odasının kapısının şeker pembesi olduğu dikkatini çeker. İçeride Amilie için önemli bir şey olduğuna inanır. Kapıyı açınca çocuk yatağını görür. Bir kız çocuğu odasıdır girdiği oda. “Amili’nin bir çocuğu mu vardı? Olsaydı şimdiye kadar kesinlikle söylerdi bana saklanacak bir şey değil ki…” diye düşünürken; “…duvardaki eni ve boyu üç karış uzunluğundaki tabloya gözü takılır. Resimde Amilie, yanında yakışıklı bir adam ve ikisinin de tam ortasında durmuş, tahminen iki yaşlarında, dolaptaki kırmızı üzeri beyaz beneklerle dolu olan elbiseyi giymiş bir kız çocuğu…” (s.261)

Daha sonra, yaptığından utanarak komodini kaparken Amilie’nin kendi el yazısıyla 1993 yılında yazılmış olan günlüğünü görür. Birkaç sayfa okuduğunda kocasını ve kızını da kazada kaybettiğini anlar. İstanbul’da da anlattığı bir olaydır bu. Yere düşen bir gazete küpüründe:”Amerika’dan ailesiyle Türkiye’ye gelen White ailesi; Ümir K.’nın sahibi olduğu, Rıza B.’nin şoförlüğünü yaptığı kaza sonucunda ağır yaralı bir şekilde hastaneye kaldırılmışlardır. Rıza B. Mahkemede, bunun tamamıyla bir kaza olduğunu kanıtladığı için serbest bırakılmış olup, suçsuz olduğunu ispatlamıştır.” (s.262)

Hayret eder böyle bir tesadüfe… Babasının ve Rıza bey’in soyadlarının ilk harfi bile aynıydı. Bir anda aklına, Rıza amcasının hastanede yarı baygın halde söyulediği sözler geldi. ‘Ben sana kötülük ettim.’ Demişti. Sonra da bu sözünü unuttuğunu söylemişti…” (s.262) Yasemen hemen duvardaki resimdeki kız çocuğu ile kendisini karşılaştırmaya başlar. Annesi gelince odadan hemen çıkar.

Tüm bunların altından kötü Hikmet figürü çıkar…

 

*ESMA-CİHAN

Yasemen’i rahatsız eden Bahar’ın erkek arkadaşı Savaş doğum günü bahanesiyle Yasemen’i evden alıp, kaçırmaya kalktığında, Yasemen, yolda arabayı kontrol eden polise avcundaki noktayı göstererek kurtulur. Götürüldükleri karakolda Adana’dan gençlik aşkı olan Başkomiser Cihan Bey ile karşılaşan Esma, zaman içinde birbirlerine daha yaklaşırlar. Eşini kaybeden Cihan ile eşinden ayrılmış olan Esma birbiriyle evlenirler. Burda, yazarın kendi yalın anlatımına özgü sanata yüzünü dönen  benzetmeler dikkat çeker:” “…annem, Bizim de kalkmamız gerekiyor zaten, Yasemenin de işleri vardı.’ Dediğinde Cihan Bey en kıymetli oyuncağını kaybeden bir çocuk gibi görünüverdi gözüme….//…Annemse yine o sert bakışlarını atmaya devam etti. Annem arabaya bindiktern sonra, susmak bilmeyen, bozuk bir plak gibi bana yağdırmakta hiç de zorlanmıyordu. ” (s.210-211) Bazı hâllerde tümceye çok yönlülükle çatallandıran bir anlatım tarzı var olan yazar: ”…Nikâh sonrası annemi tebrik ederken, narin bileğine taktığım hediyesine bakarak bana sarıldığında kulağıma, ‘Teşekkür ederim diyerek fısıldadı. Öyle iyi biliyordum ki bu teşekkür anneme aldığım pırlanta bileklik için değil, bu evlilikte ona verdiğim destek içindi…/// “…ve Doktorum Brand, kızımı kucağıma verdiğinde Amilie, gözyaşları içinde kalsa da ben bu yaşların sebebinin gelen bebeğim değil, ona ‘anne’ diye seslenmem olduğunun farkındaydım…” (s.292) gibi tümceler yazarın anlatımını güzelleştiren sanatsal vurgulardır… ”…Al al olmuştu o şirin yanakları. Her anını profesyonel fotoğraf makinamla çekmeye gayret etsem de hiçbir kare onun karnında uçuşan kelebekleri göstermeye yetmiyordu…” (s.289) gibi görselliğe az da olsa göz kırpan yazar; bazı hâllerde tümceye anlamsal esneklik de verir.

Cihan bey ile esma evlendikten sonra satın aldıkları evlerinde kırk mevlüdünü yaparlarken kısa süreliğe de olsa içi geçen Yasemen, yanındaki koltukta Onur’un oturduğunu görür. Kırk gün oldu seni görmeyeli dediğinde Onur hep yanında olduğunu söyler. Beni de yanına al dediğinde ise gider Onur.Yanındaki boş koltuğu severken Emine Hanım uyarır. Mevlütten iki gün sonra ise Amerika’ya gitmeye karar verirler.

Amerika’ya giderken kaynana ve kayınbabasıyla vedalaşırken, kaynanası, eşinden gizli onu mutfağa çekerek:”O gün; dua günü yani, bir uyku çöktü bir anda. Rüyamda Onur senin yanındaki boş koltukta oturuyordu, senin üzüntün onu kötü etkkiliyordu. Belki inanması zor ama ben o gün bu rüyayı gördüm”, deyince, yasemen de ona aynı rüyayı gördüğünü anlatınca, kaınvalide:”Git kızım azıcık nefes al, ben artık bu olayda, senin bir suçunun olduğunu düşünmüyorum diye affederken; havalanında ise o annesi Esma Hanım’a Savaş konusundan dolayı onu affettiğini söyler. G

Gözlerini serum takılı olduğu bir hastane odasında açar, Amilie başındadır. Amilie, hamile olduğunu söyler. Hastaneden gelirken, üzgünlüğünün nedenini soran Amilie’ye pembe odalı odaya girdiğini söylediğinde o da “gireceğini biliyordum” dedikten sonra bu konuşmayı o odada sürdürürler. O yıllara giden Amilişe anlatmaya başlar… Mutlu olduğu eşi Michael ile Jessica adındaki bir kızı olduğunu söyeleyerek anlatmayua başlar Amilie… Taillerini Türkiye’de geçirmek için seçtikleri Bodrum’a gitmeden önce İstanbul’un tarihi yerlerini görmek isterler. İstanbul’da kiraladıkları arabanın ikinci gün frenlerinde sorun olunca soldan gelen arabayla çarpışırlar. Tek getirildiği hastanede gözünü açar. Haberde hastaneye kaldırıldılar dediğinden onları hastanede tüm armalarına rağmen bulamadığını, içinde hâlâ yaşadıklarına dair bir his olduğunu” söyledikten sonra, gazete küpürlerine bakarak:”…Peki ya sen? Senin bana söylemek istediğin bir şey var mı bu oda ile ilgili?” dediğinde, Yasemen kendilerine çarpan aracın üvey babasına ait olduğunu, şoförün ise Rıza Amca olduğunu söyler. Amilie, babasının sinirli adam olduğunu, ardından da yüksek lisansını yaptığı İstanbul’da okurken sevgili olduklarını söyler. Başlangıçta çok iyi olan babasının 4-5 ay sonra sinirlenip bağırmaya başlaması üzerine ayrılma karaRını verdİğini. Master diplomasını aldığında da ona İstanbul’da bir hafta daha kalacağını söyleyip ertesi gün Amerika’ya döndüğünü söyler.

“İlk gün arabanın frenleri tutuyordu hiçbir sıkıntı yoktu, kazadan hemen önce sahilde arabayı park edip meşhur simitlerden almıştık, o zaman da bir sorun yoktu. Tam olarak ne olduysa biz o simitleri yerken oldu. Burada adı geçen Rıza Bey bize çarpmadan önce, birilerinin arbanın frenleri ile oynamasından başka bir ihtimal kalmıyor. İstanbul’da o kadar insan varken Rıza Bey’in gelip bize çarpması tesadüf olamaz. Ümit bir şekilde onu terk ettiğim ve izimi kaybettirdiğim için, benim ailemi de dağıtmak istedi ve bunu da yaptı. Michael bir ihtimal eve döner diye ben hiçbir zaman bu evden başka bir eve taşınmayı düşünmedim. Hâlâ ailemi bulma ümidim var.”

“Ben, Beren’in nişanında üst kattaki tuvaleti kullandım, izinsiz bir şekilde senin saç fırçandan saç örneğini aldım. Test sonuçları yüksek oranda, senin benim kızm olduğunu gösteriyordu.” (s.266)

Yasemen’in:”Peki nasıl baan ulaştın, ben Türkiye’de yaşıyordum” deyince; gerçek dostu olan Beren‘in, kendileri Amerika’da Yunus terapisinde iken randevusuz birşekilde kendisiyle görüşmenin olanağı olmayınca izinsiz bir biçimde toplantı odasına dalarak… Kısıtlı zamanı olduğunu ve bunun çok önemli bir konu olduğunu söyledi. Ben aldırış etmesem de telefondaki resmi bana gösterince , ‘toplantı bitmiştir’, deyip herkesi dışarı çıkardım…” (s.267)

Kocasını ve kzıını arama umudnu hiç yitirmeyen Amilie, kızının iki yaşındaki fotoğrafını her yere dağıtınca o fotoğraftaki kız çocuğuyla Yasemen arasında benzerlikler bulunca Amilie’ye ulaşır. Hatta yaptırdığı DNAtesti yüksek sonuç verince Beren’e para vermek istese de o kabul etmez. Daha sonra tam bir DNA testi yaptırtmak isteyen Amilie’ye Yasemen izin verir. Yaptırtıkları DNAtesti sonrasın ise “Kızımmm!” diye sarılır. Kayınvalidesiyle telefon görüşmesinde kayınbabasının yoğun bakımda olduğunu öğrenir ve ona hamile olduğunu söyler. Kızı doğduğunda da, Onur’un da istediği gibi bebeğin adını “Ayperi” koyar Yasemen.

Türkiye’ye dönüşü hakkında annesiyle akşam konuşmayı beklerken annesi esma Hanım ve Emine Teyze sürpriz yaparak gelirler. Annesi verandadaki beyaz kaplı iki kişilik bahçe salıncağına oturtarak “birazdan bir kişinin geleceğini” söylediğinde, arabasından elinden tutup gözyaşları içinde getirerek:”Bak Michael bu bizim kızımız Jessica”, dediğinde, Yasemen onu bir yerlerden tanır gibi olur çıkaramaz. Yabancı biri gibi duran Michael’de hafıza kaybı vardır:”…Babamla ikimiz, salıncakta oturmuş birbirimizi incelercesine bakarken, gözüm elimde olmadan onun plastik çizmelerine kaydı. O anda hatırladım. Bu plastik çizmeler, bana fabrikada yüzümü yıkamak için hortum getiren adamınkiyle aynıydı. O zamanda o güzel sözleri beni ne rahatlatmıştı. Dönüp ona sarılarak, ‘Seni hatırladım ben!”, diye ağladım yeniden. “Sen fabrikada arabaları yıkıyordun!’ Anneme dönerek, ‘Anne onu sen buldun, onu buraya da sen getirdin’ dedim” Esma, Amilie’ye de sürpriz yaptım Michael için.gizlice getirmişti onu(s.276)

Michael, eve girince üst katta, ikisinin de hiç kullanmadığı sadece eski ve büyük erkek ayakkabılarının bulunduğu portmantodan ayakkabı alıp, kendilerine hiç bakmadan üst katta bulunan Amilie’nin yatak odasına girerek sol taraftaki gardroptan aldığı gömleği aynada üstüne tutarken Amilie giymesine yardımcı olmak istese de Michael istemeyerek, bir süre karasıca durduğu pembe odaya girdi. Karanlıkta garip garip sesler çıkarırken Amilie ışığı açınca, Michael2i duvardaki resme doğru çevirerek resimdekinin kendisi olduğunu söyleyip durdu. Daha sonra Yasemen, ikisinin de çok sediği şarkıyı hemen açıp, düğün fotoğraflarını Michael’e gösterdiğinde Michael yere dizçökerek kesik kesik bu şarkıyı söylemeye başlar. Amilie de,kendisine evlilik teklif ettiği bu şarkıya eşlik ederek birbirlerine sarılırlar. Şarkı bittiinde ise Michael aşırı panik bir halde “Jessica” diye haykırarak duvardaki resmi alıp yere atıp, daha sonra da “Jessica” diye ağlamaya başladığında da Yasemen de ona hıçkırıklar içinde sarılır.

Yasemen ABD’de kalır, annesi ve Emine döner. Daha sonra da kendi gider Türkiye’ye. DNAtesti sonrası Beycan Dede kanalıyla Amile Beren’e hediye ttiği arabayla bilmeyerek gittikleri yerde kayınvalidesi karşılar. Cihan Bey ile birlikte aldıkları evdir bu. Kayınbaba özel odadadır hasta olarak.

Çalıştığı internet gazetesinin Genel Md. George rahatsız olduğunda ödülünü almak için yerine San Diego’ya gider…

”…çok tanıdık olduğum bir ses beni kendime getirdi. Ayak bileklerimdeki kadar güzel bir yunus, o güzel kafasını sudan çıkarmış, kirlenmemiş saf ruhu ile bana masum masum bakıyordu….” (s.309) Suya atladıktan sonra çok şiddetli bir patlama ile yat ikiye bölünüp suya gömülür.

 

*SARMAŞIKLAR ADASI VE MEKTUPLAR

Ada onun için hüzünlü yalnızlığının hüküm sürdüğü bir düş; fiziksel ve ruhsal çöküntülerini taşıyan bir gizemli bir içsel dünya; olumlamaya doğru sürüklendiği bir sihirli mekândır onun için. “Bu güzel adadan ayrılıyorum… Sevdiklerime kavuşuyorum…” dediği adaya düşer, yekinir, kalkar. Kendisini duygu/düşünce ve felsefi yönden güzele yönlendiren bir yaşamsal/duygusal süreç olan düşle gerçeğin bütünleştiği roman içselliğinin de bir yoldaşı gibidir… İstencinin sürüklediği olumlamayı tinselliğine koşut sürüklenen bir olgu olarak gören yazar çıkmaz sokaklarını geride bıraktığı meditasyon sürecinin sonunda adasından ayrılırken tinselliğinin olumlama patikalarında da keyiflidir ne de olsa… “Meditasyon, Yasemen’in ruhunu doyuruyordu ama günden güne bedeninin zayıfladığını üzerindeki yırtık etek ve gömleğinin bol gelmesinden anlıyordu. İlk günlerde olduğu gibi kendisini çıkmazda hissetmese bile konuşmayı çok özlediğinin farkına vardı. Artık attığı her adımda bildiği şarkıları mırıldanır olmuştu. Ama en önemlisi olumlamayı yapmayı unuttuğunu fark etti…//Gözlerini kapatarak kendisini evindeki yatağından yeni kalkmış olarak hayal etti. Bastığı kumlar evindeki yumuşak halılardı…//…Gözleri kapalı daha hızlı dönüyordu artık. Buz pistindeki kendisini buzun büyüleyici güzelliğine bırakan, o çekici patenci kızlar gibi mutlu hissediyordu. Gülümseyerek gözlerini açtı. Ve sesli bir şekilde, “Bu adadan ayrılmak için güce ihtiyacı…”  (s.107) olduğunu vurguladı

Simgesel bir iyilik ve güzellik albenisi olan yunusların da yer aldığı “Sarmaşıklar Adası”nın düşle gerçeğin zaman dilimlerini (2016-2018) sonuç olarak buluşturduğu  romanda gerçeğin sertliği ve düşün umuduyla özdeştirdiği çocuklukla gençlik arasında gidip gelirken; yunuslarla köpek balıkları karşılıklı bir simgesellik adına nullanılır. nı alt ettiği romanda, Yasemen’in Amerik’adaki terapisinden transfer olan, köpek balıklarını alt eden ve kendisini bedenen iyileştiren yunuslar kendisine yaşam gücü vererek adadan gerçek yaşama taşıdığı görülen roman dünyasındaki iyilik adasının kumsalında bir romanın görsel belirişi de sezinlenebilir… “…Cebine ilk gün koyduğu renkli küçük denizyıldızına baktı. Kuru olmasına rağmen hala renkleri göz alıcı ve parlaktı. Aklına İstanbul’daki odasının duvarında bulunan gemi dümeni geldi. O dümenin içinde de böyle renkli ve parlak olmasa bile bir denizyıldızı vardı…” (s.116)

Yunus ve doğa sevgisinin işlendiği romanda, bazı araştırma ve ipuçlarından hareket eden Amilie’nin kaybolan kızı olma olasılığı bulunan Yasemen’i çalıştığı gazetenin Türkiye temsilciliğine almasının ardından, Onur’un ölümünden sonra da gazetenin Amerika’daki merkezinde çalıştığı dönemde, gazetenin müdürü olan George’nin rahatsızlığı nedeniyle ödül almaya gidemediği onun adına ödül almaya gittiği yatta yapılan ödül töreninde bir deniz faciası yaşandığında da Yasemen’i kurtaran dostu yunuslar düşmelerinin esrarengiz adasına taşırlar… ”…çok tanıdık olduğum bir ses beni kendime getirdi. Ayak bileklerimdeki kadar güzel bir yunus, o güzel kafasını sudan çıkarmış, kirlenmemiş saf ruhu ile bana masum masum bakıyordu….” (s.309)   O adadaki küçük bir uçağın enkazında ise Ömer’in mektuplarını bulur… Kuşaklararası farklılığıyla iç içe geçen aşkların üçüncüsü 1989 yılının değişik aylarına ait olan poşetteki bu mektuplar mektuplar, on aylık oğluyla Antalya’da yaşayan Gülnihal’ın eşi Kadir’e yazdığı mektuplardır.  Kadir’in arkadaşlarının gizli aracılıklarıyla sağlanan bu mektuplaşma sonucu iletilen bu mektupların sonuncusu ise; “…Yarın sabah özel bir uçakla Almanya’ya uçuyoruz…” tümcesi geçen bir mektuptur.

Adadaki teknenin içindeki ölü kadını toprağa verdikten sonra kendisini köpek balığından koruyan yunusların yardımıyla adadan ayrılarak San Diego sahiline ulaştığında mataradaki şifalı suyu içince ayağa kalkıp yürür ve tansiyonu normal çıkınca hayret uyandırır. Büyük yankı uyandıran tekne kazası nedeniyle polise ulaştığında teknedeki eşyaların yanında olmasını gerektiğini söyler.  Kadın polis Mary, üstünde bir parıltı olduğunu söyleyip, nereden geldiğini sorduğunda adadan der Yasemen. Fotoğraf makinası, matara çok eski olduğundan geçmişten gelen kişi gözüyle bakar polis. Yasemen iki fotoğraf çekse de tab edilen fotoğraf saysısı sekizdir. Biri de Yasemenin çektiği ölü kadının fotoğrafıdır. Kadın, San Diego’nun en yüksek vergi veren zengin iş kadınlarından biridir. Polis zoruyla merkeze götürülen yeni evlendiği kocası olayı itiraf etmiş. Karısının hayat sigortasından alacağı 1,5 milyon dolar için bu cinayeti isşlemiş. Gömleğinin cebindeki kırık renkli denizyıldızı kırılmıştır. Yaşadıklarını anlatmak istemeyen Yasemen; “…Orası tamamıyle, Tanrının bir lütfuydu…” der (s.322) “…Telsizden gelen haberde ise Polis Mary bir şok daha yaşamıştı. Geçmiş yılların en ünlü uyuşturucu çetesinin tam olarak fotoğraftaki o adamlar olduğunu öğprenmişti.” Polis sorunca, adada uyuşturucu, sigara, çok para, eski giysi, fotoğraf makinası ve kullandığı matarayı bulduğunu söyler.(s.322-323) Polis, bavulu alıp getirip içindekileri ortaya döktükten sonra onları da adaya götüreceğine dair bir kağıt imzalamasını söylediğinde Yasemen; “Ben sizi götürürüm fakat ada sizi isterse kabul eder istemezse reddeder.” Der. Polisler “adanın girtiş çıkış izni mi var?” dediklerinde “Adanın sim perdesinden bahsetmeye hiç niyetim yoktu” (s.325) . Parlaklık onu koruyordu. “O parlaklık sayesinde hayatta kalabilmişti.

Türkiye’ye döndüğünde mektuplar için Beren ve Ayperiyle Antalya’ya giderler… *”…İstanbul’da Esma Annem, 36 beden giysiler almıştı bana ama onlar bile üzerimden düşmek için sabırsızlanıyordu sanki. Tapu Müdürlüğünde Gülnihal adına sekiz konut çıkar. Üç tanesi denize yakın. Sonuncu eve gittiklerinde ev boş ve satlıktır. Aradıkları kişi ise oğlu Ömer’dir ve her yönüyle Onur’dur:”…sanki o değil de Onur konuşuyordur karşımda. Nasıl olurdu? Ses tonları azıcık farklı olsada iki insan birbirine nasıl bu kadar benzerdi?…”(s.334) Annesi hastalandığında masraf etse de  kurtaramamış. Borçları yüzünden evini satıyor. Son mektubunda yer aldığı gibi  duvarda babasının altınlarını bulup çıkarırlar ve Yasemen döner ama onu aklından çıkaramaz.  Ömer gelir daha sonra. Nevin Hanım görünce çığlığı atar. Ömer, kalbinin Onur’a ait olduğunu bilse de sonsuza kadar beklemeye hazırdı… “Gözlerimi açtığımda hafif bir tebessümle tüm içtenliğiyle benden bir şans isteyen Ömer’e bakarken kendi kendime mırıldandım: ‘Rüzgâr benimle olduktan sonra, ters yönde uçmak neden ki” dedim… “ (s.338)

 

*(Beyza Uçak Ağamoğlu/Roman/Kanguru Yayınları/Haziran 2022/340 sayfa/65 TL)

 

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Röportaj

    Sağlık

    Spor